-

Arşiv

Yanlış bilgi internette nasıl yayılıyor?

Yanlış Bilgi İnternette nasıl yayılıyor.?

Yayınlandı

tarih

*Bu içerik “Sosyal Medyada #KesinBilgi’nin Peşine Düşmek” başlığıyla Bainet.org tarafından 11 Ekim 2014 tarihinde yayınlanmıştır.

Gerçeği savunmak her zaman istenen veya beklenen şey değil. Özellikle toplumsal çatışma ve tansiyonun arttığı durumlarda kimse gerçek veya doğrunun endişesine düşmüyor. Önemli olan herkesin kendi iddiasını güçlendirecek malzemeyi edinmesi. Gerçek olmayan şeylerin gerçekmiş ya da gerçeğe uygunmuş gibi sunulmasına sıkça rastlıyoruz ve bu rastgelişler gündem alevlendiğinde sıkıcı bir hale dönüşüyor.

Dezenformasyonun bu kadar hızlı yayılmasının birçok sebebi var. En önemlisi Mutlu Binark’ın tabiriyle “benzerseverlik”. Yaygınlaşma zemini ise kimi zaman yaygın medya kimi zaman sosyal medya. Mevzu savunulan iddiayı güçlendirecek en ufak bir bilgi ortaya çıktığında onu yaymaksa, mecra farketmeksizin yanlış bilgi her yerden fışkırabilir.

Fadira Vis The Conversation’daki yazısında yanlış bilginin tıpkı kesin bilgi gibi yayılma gösterdiğini, online bilginin yaygınlaşmasına ilişkin yapılan araştırmaların viralliği işaret ettiğini ifade ediyor.

Hangi bilginin ne kadar ve nasıl yayıldığına ilişkin kalıp oluşturmak çok güçse de yapılmış bazı sektörel analizler birkaç noktada ortaklaşıyor. Bu analizlerden biri Karine Nahon ve Jeff Hemsley’e ait. Çalışmaya göre internette neyin viral olup olmayacağına karar veren, ağın merkezine yerleşmiş “gatekeeper” (bekçi/kapıcı) kullanıcılar.

Bu kullanıcıların davranışı sade kullanıcının doğrulama alışkanlığı ve duygusal tepkilerine göre şekilleniyor. Yani gatekeeper tarafından ortaya atılan bir iddia –kesinleşmemiş bilgi- gerçekten duygusal bir karşılığa temas ediyorsa doğrulanmadan da viralliğe erişebiliyor. Özellikle sade kullanıcının doğrulama alışkanlığı minimum düzeydeyse.

Nahon ve Hemsley özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) eski savunma bakanı Donald Rumsfeld’in ekip şefi Keith Urbahn örneğini veriyor. Urbahn’ın Usame bin Ladin öldürüldüğünde attığı tek bir tweet, ABD Başkanı medyaya durumu duyurmadan çok önce viral olmuştu. Urbahn şüphesiz yaptığı iş dolayısıyla belli bir ağın merkezinde yer alıyordu.

Komut mu Rabia mı Tekbir mi?

Türkiye’de ve öncelikle Twitter özelinde takipçi sayısı 20 binin üzerinde olan fenomenlerin, ünlülerin, siyasi aktörlerin veya habercilerin bu gatekeeper konumunda olduğu söylenebilir. Hitap ettsikleri kitleler farklı olsa bile takipçileri çoğunlukla politik duygusallıkla kendilerini kişiye yakın hissedenlerden oluşuyor.

Ağın merkezine yerleşmiş bir diğer özne ise haber kuruluşları. Her haber kuruluşunun takipçi kitlesi, politik anlayışı farklı da olsa, kendi iddiasını güçlendirecek herhangi bir bilgi kırıntısı ortaya çıktığında dezenformasyon üretme konusunda ortaklaşabiliyor. Takipçinin ilgisini çeken bilginin, doğru olup olmadığını yeterince sorgulamadan haber yapan haber kuruluşlarını varsa allahlarına havale edip, son günlerde viral olan bir görsele değinmek istiyorum.

Açıkçası doğruluğunu veya yanlışlığını yüzde yüz kanıtlayamadım. Ama burada tartışmaya değer bir örnek olduğunu ve Twitter, Facebook üzerinden etkileşime giren herkesin az çok değerli fikirler sunduğunu düşündüğüm için konuyu ele almaya karar verdim.

Yukarıdaki fotoğraf Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’ndeki IŞİD protestolarına polis müdahalesi sırasında çekildi. Twitter ve Facebook’ta viral olmasının yanı sıra birçok haber sitesi de bu görseli “Polis okulu Tekbir ve Rabia işareti yaparak bastı” manşetiyle verdi.

Polise yönelik son zamanlarda artan öfkenin, duygusal bir ön kabule ve dezenformasyona neden olduğu fikrindeyim. Açıkçası bu fotoğrafta gözükenin gerçekten iddia edildiği gibi Rabia ve Tekbir işareti olup olmadığına dair açıkça bir kanıt yok. Açıkça kanıta dayanmadığı için gerçek bilgi olma ihtimali de düşüyor.

Buna rağmen bunun gerçek olmayabileceğini yine de tartışmak istedim ve sosyal medyada konuyu gündeme getirdim. Bunun “çevik kuvvetin komut işaretleri” olduğuna dair birçok tweet geldi, bunlardan ikisi aşağıda:

@matakanfoca işareti yaparken bağrışıyoryar da bir yandan ekip numaraları ile. IŞİD’e bağlanacak bir şey değil.

— fil (@Ruhidir) 9 Ekim 2014

@matakanfoca polis ayrılırken, kaldırımdaki kalabalığı dağıttıktan sonra sıraya girerken birkaç tanesinin 2 yaptığını gördüm.komut olmalı. — B. Serhat Savaş (@bserhat93) 9 Ekim 2014

Ayrıca Facebook’ta bir arkadaşımın gönderdiği şu videoda 00:56 ila 1:00 dakikalarına dikkat edildiğinde (elle 3 ve 5 yaparak temsil edilen bir örgütlenme yoksa) komut işaretlerini görmek mümkün (Yine aynı saniyelerde öndeki polis 3 numaralı ekibe 5 numaralı ekibin arkasına geçmesini söylüyor). Aynı videonun sonlarına doğru 1 numaralı ekibin düzen alışını da görmek mümkün.

Asker olarak görev yapmakta olan bir vatandaş da Facebook’tan aşağıda yer alan görselin bulunduğu web sitesini gönderdi ve ordunun bu işaretleri kullandığını ama daha önce polisin kullandığını hiç görmediğini söyledi:

Bunların yanında, geleneksel yöntemlerle görseli doğrulamaya çalışarak olay yerinde bulunduğunu belirten kişilere de işaretleri görüp görmediklerini sordum. Olay sırasında Cebeci’de olmasına rağmen bu el hareketlerini görmeyen, görmese de Tekbir işareti yapıldığını iddia eden de; orada olup el hareketlerini gördüğünü, bunların Tekbir ya da komut işareti olduğunu söyleyen de var.

Gerçeği bilenin dezenformasyona ihtiyacı yok

Nihayetinde ulaştığımız sonuç fotoğraftaki polislerin komut işareti yaptığına dair yüzde yüz bilgi sağlamasa bile Rabia ve Tekbir işareti yapıyor olmalarına dair bir kuşku ve şüphe uyandırdı. İki durumdan da tam emin olmadığımıza göre bilgiyi doğrulayamadık.

O halde neden o “Paylaş” butonuna bastık? Sebep yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi gatekeeper kullanıcılara duygusal yakınlığımız. Sosyal ağlarda eşitlikçi bir yapının olduğu söylense de Twitter’da fazla takipçisi olanın az takipçisi olana doğru hiyerarşi oluşturduğunu ve kolayca manipüle edebildiğini inkar edemeyiz.

Habercinin sorumluluğuna gelecek olursak; yukarıdaki videonun yer aldığı Gercekgundem.com haber sitesi bu videoyu detaylı izlemedi ya da polislerin Rabia ve Tekbir işareti yapmış olması ihtimaline kapılıp kolaycılığa kaçtı. Farketmez. Takipçisini dezenformasyonla manipüle etmeyi kolaylıkla başardı.

Ana akım medyayı eleştiren her kurum ve kişinin doğru bilgi sorumluluğunu fazlasıyla üstlenmesi gerekiyor. Bir bilgiyi vermemekle bir bilgiyi çarpıtmak arasında fark neredeyse sıfır. Hatta ikincisinin daha günahkar olduğu bile tartışılabilir.

Takipçi sayısı az ya da çok farketmeksizin, özellikle tansiyonun yüksek olduğu zamanlarda sosyal platformlarda bilgi paylaşan herkesin bilginin kesinliği konusunda hassas olması gerekiyor.

Hangi tarafı tuttuğumuz, hangi siyasi konumda bulunduğumuz önemli değil. Önemli olan gerçeği savunmak ve gerçeğin yolundan ilerlemek. Hem, gerçeği bilenin ve iliğinde hissedenin, yanlış bilgiye neden ihtiyacı olsun ki? (MAF/NV)

* Ana görsel kaynak: Flickr

Okumaya devam et
Yorum yapmak için tıkla

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arşiv

Koronavirüs Salgını Nedeniyle Vefat Edenlere Otopsi Yapılmadığı İddiası

Corona dan hayatını kaybedenlere otopsi yapılıyor mu ?

Yayınlandı

tarih

By

Dünya genelinde komplo teorisyenleri ve bilim inkârcılarının paylaşıp yaydığı iddianın ülkemizde de özellikle sosyal medya platformlarında örneklerini sıkça görmek mümkün. Peki gerçekten iddia edildiği gibi Corona Virüs nedeniyle hayatını kaybedenlere otopsi yapılmıyor mu.? Corona Virüs (covid-19) nedeniyle hayatını kaybeden insanlar otopsi yapılmadan defnedildiği iddialarının gerçeklik payı nedir.?

Sosyal Medya ve İnternette dolaşıma giren iddialar nedeniyle gündemi bir hayli meşgül etti. O iddialara bir kaç örnek

Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü (WHO), pandeminin henüz ilk günlerinde COVID-19 enfeksiyonundan şüphelenilen ölümlerde otopsinin nasıl icra edilmesi gerektiğini ve otopsi esnasında alınması gereken güvenlik önlemlerini anlatan bir bildiri paylaşmış olmasına rağmen bir çok asılsız iddia ortaya atıldı.Pandeminin başlangıcından bu yana dünya genelinde COVID-19 enfeksiyonu sonucu hayatını kaybeden yüzlerce kişiye otopsi uygulanmıştır. 

Ülkeler bilgilendirme paylaştı.

Birleşik Krallık Kraliyet Patologlar Birliği de yine pandeminin başlarında olası COVID-19 sebepli ölümlerde otopsi işlemlerinin nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğine dair bir bilgilendirme yapmıştı.

Ülkemizde de Adli Tıp Kurumuna bağlı olan Morg İhtisas Dairesi, COVID-19 Otopsi Talimatı başlığı ile COVID-19 enfeksiyonu sonucu hayatını kaybeden hastalarda gerçekleştirilecek olan otopsilerde alınacak önlemleri ve işlemin adımlarını izah eden bir yönerge yayımlamıştı.

Otoritelerin tüm bu tavsiyeleri doğrultusunda bugüne kadar farklı ülkelerde çok sayıda otopsi yapılmıştır ve bunlar sayesinde virüsün vücuttaki etkileri, akciğer, kalp, beyin, böbrek gibi organlara verdiği zararlar etraflıca saptanabilmiştir. Ayrıca otopsiler sonucu, virüsün yapısını da anlamamızı sağlayan, cansız vücutta ne kadar süre aktif formda kaldığı gibi diğer önemli verilere de ulaşılmıştır.

Bir COVID-19 hastasında ilk otopsi Mart 2020 tarihinde Çin’de uygulanmış ve sonuçları şubat ayında makale olarak yayımlanmıştır.

COVID-19 enfeksiyonu sonucu yaşamını yitiren hastalarda çok sayıda otopsi yapılmış ve virüsün yol açtığı zararlar gözler önüne serilmiştir. Bunlardan bazılarını aktaracak olursak:

  • Almanya’da yer alan Augsburg Üniversite Hastanesi’nden araştırmacılar, gerçekleştirdikleri otopsiler sonucu hastaların akciğerlerinde diffüz alveol hasarı tespit etmişlerdir.
  • New York-Presbyterian Hastanesi ve Cornell Üniversitesi Tıp Fakültesinden araştırmacılar, 32 naaş üzerinde otopsiler gerçekleştirip sonuçları yayımlamışlardı. Bu otopsiler sonucunda, COVID-19 sebebi ile hastalarda akciğer patolojileri geliştiği gözlenmiştir.
  • Almanya’da COVID-19 nedeniyle hayatını kaybeden 43 hasta üzerinde yapılan bir otopsi çalışmasında, hastalarda gelişen astrogliyoz ve meningeal sitotoksik T hücresi infiltrasyonu gibi bulgular ortaya konmuştur.
  • İspanya’da gerçekleştirilen bir otopsi çalışmasında da yine diffüz alveol hasarı gibi akciğer patolojileri gözlenmiştir.

Covid-19 la ilgili diğer iddilara buradan ulaşabilirsiniz.

Okumaya devam et

Arşiv

Osmanlı Devleti Döneminden Mahkeme Defterlerinde Kadın Cinayeti İzine Rastlanmadığı İddiası.

Osmanlı döneminde kadın cinayeti olmadı mı.?

Yayınlandı

tarih

By

Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof Dr. İbrahim Özcoşar, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımda Osmanlı Devleti döneminden binlerce mahkeme defterlerini incelediğini, bu şeriye sicilleri arasında bir tane bile kadın cinayetine rastlayamadığını öne sürmüştü. Osmanlı döneminde kadın cinayetleri olmadığını öne sürmüştü.

Ebubekir Sofuoğlu da Facebook profili üzerinden İbrahim Özcoşar’ın paylaşımına destek vermişti.

Bu iddialara sosyal medya kullanıcılarından öyle olmadığına dair tepkilerde gelmişti. Peki olayın aslı nedir.? Gerçekten Osmanlı Döneminde mahkeme kayıtlarına hiç kadın cinayetine dair bir dava düşmemişmidir.? Osmanlı Döneminde kadın cinayeti olmamış mıdır.?

Ancak, kadı sicillerindeki kayıtlar İbrahim Özcoşar’ın iddiasını asılsız kılıyor. Osmanlı Devleti döneminde işlenen kadın cinayetlerinin izlerine mahkeme kayıtlarında rastlamak mümkün.

Kadı defterleri, kadı sicilleri, kadı divanı, mahkeme kayıtları, sicillât-ı şer‘iyye ya da şer‘iyye sicilleri olarak nitelenen defterler, Osmanlı Devleti’nde merkezde ve taşrada her tabakadan insanlar arasındaki hukukî ilişkilere dair kayıtları içermekteydi.

Şer’iyye sicillerine yansıyan uyuşmazlıklarda cinayet vakalarının diğer olaylara nazaran daha az geçtiği bilinmektedir. Ancak, kadıdan kadıya devredilip mahkemelerde ve arşivlerde muhafaza edilerek günümüze ulaşan kadı defterlerinde ve bu defterler üzerinde yapılan akademik çalışmalarda kadın cinayetlerine ilişkin aktarımlar görülebiliyor (Şer’iyye sicillerinin sadece mahkemenin erişebildiği cinayet olaylarını yansıttığını da vurgulamakta fayda var).

Kadı Sicilleri üzerinde yapılan hızlı bir taramada dahi kadın cinayetlerine dair örneklere ulaşmak mümkün.

Yüzyıllar boyunca böylesi geniş bir coğrafyada tek bir kadın cinayetinin işlenmemiş olması imkân dahilinde değil. Ancak, biz yine de arşiv kayıtlarıyla bu iddianın geçersizliğini söylemiş olalım.

Ayşe bt. Davud’un annesi Aynî Hâtun’u öldürenlere açtığı cinayet davasında 3 erkek 2 kadın şüphelinin yer aldığı görülebiliyor. İlgili kayıt şu şekilde (1059 [103a-1] Ayşe bt. Davud’un annesi Ayni Hatun’u öldürenlere açtığı cinayet davası (Üsküdar Şer’iyye Sicili 84 numaralı defter):

Üsküdar Mahkemesi 84 Numaralı Sicil (H.999-1000/ M.1590-1591)
cilt: 10, sayfa: 545
Hüküm no: 1059
Orijinal metin no: [103a-1]
Bu defter İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) ortaklığı ile hazırlanmıştır.

Ayşe bt. Davud’un annesi Aynî Hâtun’u öldürenlere açtığı cinayet davası

Mahmiye-i Kostantıniyye’de sâkine olan Ayşe bt. Davud tarafından husûs-ı âtîye nehc-i şer‘î üzre vekâleti sâbite olan fahrü’l-meşâyihi’l-kirâm Mevlânâ Hüsameddin b. Hasan -zîde takvâhu- mahfil-i kazâda mahrûse-i Üsküdar’da vâki‘ merhûm Rüstem Paşa’nın vakıf odalarında sâkin olan Mustafa b. Şaban ve Dimo v. İstemad mahzarlarında vekîl-i müşârunileyh Mevlânâ Hüsam Efendi takrîr-i kelâm ve ta‘bîr-i merâm eyledi ki müvekkilemin vâlidesi Aynî bt. Abdullah odalarda bunlar ile olup gece ve gündüz musâhabetleri bir yerde idi bir Cuma gün merkūme Aynî Hâtun’u Kavak İskelesi’nde kayığa koyup alıp gitmişler ol zamândan beri gâ’ibedir mezbûrlardan suâl olunsun dedikde bi’l-muvâcehe merkūm Dimo v. İstemad’dan vâki‘ hâl suâl olundukda merkūm Dimo v. İstemad cevâb verip dedi ki mezbûre Hatice ve zevci Mustafa b. Abdullah ve Mustafa b. Şaban ve hâtunu Fâtıma bt. Abdullah ve mûmâileyh Şeyh Efendi’nin müvekkilesi Ayşe’nin vâlidesi Aynî Cuma gün Kavak İskelesi’ne gelip Üsküdar’dan binip size gideriz deyip adalara doğru ben ve Mustafa b. Şaban kayık çekip Hatice ve zevci Mustafa ve Aynî iki ibrik arak getirmişler Kızkulesin dolaştıkdan sonra arak içtik mest oldular Aynî ayralıyarak Kızıl Ada’ya doğru çektirip Ada’ya vardık adaya çıktılar Kızıl Ada’da dahi arak içip bana iki Mustafa Aynî’nin boynuna vur deyu teklîf ettiler ben dahi vurmadım sizi katl ederiz yâhud Aynî ile deyu ikdâm ettiler ben dahi katl etmiyecek iken Mustafa boğup esbâbın soyup kendiye kayığa koyup boğazına taş bağlayıp deryâya bıraktılar esbâbın alıp gece ile çektirip Salacak’a geldik bir mikdâr anda Hatice ve zevci Mustafa ve Fâtıma’nın zevci Mustafa yatıp sabaha karîb olarak Hatice ile zevci Mustafa’yı Unkapanı’na çıkardım ve Mustafa b. Şaban’ı kayığımız çekidüp Üsküdar İskelesi’ne geldik andan gelip ol gece odalarında sâkin oldular ol gece öldürdükleri Aynî’nin odasın açıp maktûle Aynî’nin ve Aynî odasında odabaşı Mehmed’in hâtunu Şâhin’in esbâbın kilitler verip esbâbın alıp sepetlerin paralayıp bir hisse Hatice ile zevci Mustafa’ya verdiler ve sekiz yüz nakid akçe bana verip ve bir a‘vânî yektâ atlas ve bir tafte kemha ve bir Derviş? Paşa kumaşı ve bir beyaz sâde gümüş yenlik ve iki arakiyye ve üç aded destimal ve bir kuşak ve bir çift yenlik ve bir çift beyaz nezkeb ve birkaç nezkeb dahi ve ba‘zı hurde esbâb bir beyaz çuval içinde Mustafa ve hâtunu Fâtıma ve benim hisseme tuta verdiler elân emânet koduk deyip Aynî ile zikr olunan esbâb çuvalı ile Mustafa b. Şaban ve Dimo v. İstemad ki hâlâ Müslüman olup şeref-i islâm ile muhallas olan Mehmed getirip meclis-i şer‘-i şerîfde teslîm edip Mustafa dahi bi tav‘ ve’r-rızâ Aynî bt. Abdullah Hatice’nin zevci katl etti Hatice ile adâvet üzre idi nihâyet böyle idim ben öldürmedim esbâbı taksîm ettiler bize verdikleri bunlardır ki hâlâ getirip Üsküdar zâbiti ve subaşısı Müstedâm Bey’e teslîm eyledik mezkûr olan esbâb Aynî’nin ve Şâhin’in esbâblarıdır deyu ikrâr ve i‘tirâfları vukû‘ı üzre tahrîr olundu.

Şuhûdü’l-hâl: es-Sâbikūn

Ayşe bt. Davud’un annesi Ayni Hatun’u öldürenlere açtığı cinayet davası (Üsküdar Şer’iyye Sicili 84 numaralı defter

Okan Gümüşdoğrayan’ın 16.yüzyıla ait olan Üsküdar Mahkemesine ait defterler üzerinden Kadın ve Çocuklarla ilgili davaların analizini yaptığı yüksek lisans tezinde İstanbul’da meydana gelen bir kadın cinayeti şöyle aktarılmıştı (2019. Üsküdar Şer’iyye Sicillerinde Kadın ve Çocuklarla İlgili Davaların Analizi. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları Anabilim Dalı Türkiyat Araştırmaları Yüksek Lisans Programı. Yüksek Lisans Tezi):

  • “16.yüzyıla ait Galata Siciline ait bir davada Fatma isimli kadının eşi tarafından dövülerek ölümüne sebebiyet verildiği iddiasıyla alakalı üzücü bir kayıt mevcuttur. Belgede, “Fatma’nın babası Hüseyin’in evine giden Kadı Mevlana Süleyman Efendi’ye, babası şahitlerin huzurunda, 26 gün önce vefat etmiş olan kızı Fatma’nın vefat sebebi olarak şunları söylemiştir: Yirmi altı gün önce İstanbul’da Kantarcılar içinde menzilinde iken, kocası Abdurahman odun ile vücuduna vurup yara bere etmiştir. Bu yara ve berelerden dolayı Fatma’nın vefat ettiğini söylemekte ve bunun ile ilgili olarak incelemenin yapılmasını kadıdan istemektedir. Evde bulunan Fatma’nın kardeşi İbrahim ve İsmail ile birlikte Hamire, Zeynep ve Ayşe adındaki kadınlar da Fatma’nın vücudunda vurmadan dolayı, yara ve morlukların olduğunu ve bundan dolayı vefat ettiğini birbirlerine haber verdiklerini söylemektedirler. Kayıtta bir cinayet vakasının yaşandığı ve bu suçun şahitlerin vermiş olduğu ifadelerle onaylandığı görülmektedir. Kadının cinayeti ile ilgili belgenin yapılan incelemesinde, Galata mahkemesine intikal eden bir vakanın nasıl soruşturulduğuna dair bilgileri de öğrenmekteyiz. Kadının ölümü ile sonuçlanan bu şiddet olayında kocanın neden böyle bir suç işlediği ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Ortaya çıka başka bir sorun ise olay anında cinayete doğrudan şahitlik edebilecek kimsenin olmayışıdır. Yeniden kayda dönecek olursak babanın ifadesindeki önemli ayrıntılardan biri, babanın ispatlamaya yönelik olarak ifadesinin sonunda söylemiş olduğu incelemenin yapılmasını istemesidir. Burada baba olayın üzerinin kapatılmasından endişelenmekte ve bir an önce keşfin yapılmasını arzulamaktadır. Belki de kızının böyle vefat etmesinin vermiş olduğu acı ile cezasının bir an önce verilmesini istemektedir. Keşif ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Babanın ifadesinin bittiği yerde sözü kardeşi ve orada bulunan kadınlar almaktadır. Kadınların Fatma ile herhangi bir akrabalığının olup-olmadığı konusunda bir bilgi mevcut değildir. Kardeşi ve kadınlar Fatma’nın vücudunda vurmadan dolayı yaralar ve morluklar gördüklerini söylemektedirler. Babayı destekleyen ifadeler vermekte ve olaya şahitlik etmekteydiler. Fatma’nın neden bu kadar şiddete maruz kaldığı ile ilgili olarak herhangi bir bilgi verilmemektedir. Burada Fatma’nın eşi Abdurrahman’ın ifadesinin olmaması ve mahkemenin sonucu ile ilgili olarak hiçbir bilginin bulunmaması suçlamanın doğru olup olmadığı konusunda bir değerlendirme yapılmasını engellemektedir. Abdurrahman’a herhangi bir cezanın verilip verilmediği ile ilgili de bir bilgi mevcut değildir. Gerçek olan şudur ki; Fatma vefat etmiş ve bunun sebebinin şiddet olduğu, en büyük şüphelinin, suçlanan kişinin ise eşi Abdurrahman olduğudur” (Akbel, 2016, s.212).”

Osmanlı İmparatorluğu döneminde meydana gelen kadın cinayetlerinin önemli bir bölümü ilgili dönemde meşru görülen “namus cinayetleri” kaynaklıydı.

Namus cinayetlerinin geçmişten günümüze Akdeniz havzasında yaşayan değişik toplumlarda benzer kalıplarla görülen bir olgu olduğunu vurgulayan “Namus Adına Öldürmek: 16 ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Namus Cinayetleri” (Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2019 Güz (31), 81-98) başlıklı çalışmasında Kerim İlker Bulunur, 16. ve 17. yüzyıla ait şer‘iyye sicillerine yansıyan davalardan hareketle Osmanlı toplumunda meydana gelen namus cinayeti vakalarını ele almıştı. Afyon, Ayntab, Balıkesir, Bursa, Resmo, Trabzon şer’iyye sicillerinde eşleri ya da diğer aile fertleri tarafından öldürülen kadınlara yönelik birçok kayıt aktarılmıştır. Ayrıca, şer‘iyye sicillerinde herhangi bir sebep belirtilmeden kaydedilen ancak cinayete kurban gittiği anlaşılan kadınlara ait bazı davalara rastlandığı belirtilmiştir.

Fehminaz Çabuk, “19. Yüzyılda Osmanlı Toplumunda Zina: Bazı Zina Vakalarında İşlenen Cinayetler Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı makalesinde (2020. İnsan ve İnsan Dergisi 7(23):1-19. Ocak 2020) klasik dönem Osmanlı örfi kanunnamesinde yer alan zina ve bozgunculuk yapan kadının öldürülmesi gerektiğiyle ilgili olan fetvalar tatbik edilerek kadını ve suç ortağını zina halinde görüp öldüren akrabalara, şer’en ve kanunen bir ceza verilmemesi hükmü ile birlikte günümüzde namus cinayetleri olarak adlandırılan cinayetlerin, geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nde azımsanmayacak derecede çok vukua geldiği belirtilmektedir. Ayrıca, “namusumu, şerefimi, nesebimi korudum” diyerek zina işleyen ve işlediği iddia edilen kızını, kardeşini, annesini, karısını ve onların suç ortağını öldüren birinin bir ceza almadan tahliye edilmesi, Osmanlı toplumunda namus cinayetlerini meşru kıldığı da vurgulanmıştır.

Söz konusu makalede, kadın cinayeti davasına ilişkin detaylar şu şekilde sunulmuştu:

  • “Antakya kazasına tabi Gökçegöz karyesi sakinlerinden olup maktul Fatma’nın mirasçılarıyla kardeşi ve katili olan Osman’ın yapılan mahkemelerinde, kardeşi Fatma’yı Ahmet Efendi ile zina eylerken gördüğü için tabancayla onu öldürdüğünü itiraf etmiş ve müdafaasını maktulün zevcesi dahi tasdik etmişti. Buna sebep olan Ahmet Efendi hakkında icap eden şer’inin icrasını talep etmişlerse de şer’en bir ceza gerekmediği belirtilmişti. Maktulün mirasçıları, Osman’a kısas cezasının uygulanmasını istemeyerek bu cezadan affetmişler ancak küçük mirasçılara (kadının çocuklarına) diyet verilmesini talep etmişlerdi. Maktulün küçük oğlu Mehmet Derviş ve küçük kızına diyet verilmesi gerektiği fetvahaneden beyan kılınmıştı. Kanunen ise Osman’ın mahpus tarihinden itibaren mahallinde beş sene müddetle pranga olunarak ceza bitiminde ise tahliye edilmesine karar verilmişti. Ayrıca kefalete bağlanan Ahmet Efendi’nin de kefalet altından çıkarılması hususu uygun görülmüştü. Davadan da anlaşıldığı üzere evli olan Fatma’yı zina iddiasıyla kardeşi öldürmüş, kocası ise mahkemede Osman’ın lehine müdafaada bulunmuştu. Davada şer’en kısas cezası uygun görülmüş ancak mirasçılar, kısas istemediği için şer’en diyet cezası verilmiştir. Kanunen ise Osman’ın beş sene müddetle prangaya konulmasına karar verilmiştir. Fatma’yla zina eylediği iddia edilen Ahmet Efendi’ye de ne şer’en ne de kanunen ceza verilmiştir. Ahmet Efendi’ye ceza verilmemesinin nedeni yüksek ihtimalle zina eyledikleri tahkikatla tespit edilememesidir.”

Mehmet Salih Erkek’in “Osmanlı Mardin’inde Cinayet Vakaları ve Cinayet Soruşturmaları Hakkında Bir Değerlendirme” başlıklı çalışmasında (2013. Belleten. Ağustos 2013, Cilt LXXVII – Sayı 279. Sf: 637-652) Mardin’den şer’iyye sicil defterlerinde yer alan cinayet konulu kayıtlar hakkında şu değerlendirmede bulunmuştu:

  • İncelememize konu olan cinayet davalarında katillerin tamamının, maktullerin ise birçoğunun erkek oldukları görülmektedir. Maktullerin kadın olduğu sadece üç vaka vardır ki bunlardan ilkinde öldürülen bir kadın –ki ismini belgeden öğrenemiyoruz; çünkü mahkemeye başvuran oğlu annem diye belirtiyor-, ikincisinde Divan binti Tayo adlı bir genç kız, diğerinde ise Fatma isimli küçük bir kız çocuğudur. Kadınların toplum hayatında erkeklere göre geri planda olmalarının etkisinden midir bilinmez ama; tüm kayıtlarda olayların tamamında başı çekenler erkeklerdir. Erkek egemen bir toplum içerisinde gücün ve iktidarın kaynağı olarak görülen erkekler cinayet vakalarının odağında yer almaktadırlar

Mardin’e ait 13 şer’iyye sicil defterindeki verilerin değerlendirildiği bahse konu makalede MARDİN’den bir kadın cinayeti şöyle aktarılmış (MARDİN Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof Dr. İbrahim Özcoşar’ın gözünden kaçırmış galiba):

  • “Olay Mardin’in Aynberud köyünde meydana gelmiş ve olayın soruşturulması için Çukadar Hacı Mustafa Ağa görevlendirilmiştir. Bu olayı diğer incelediğimiz olaylardan ayıran bir yön var ki o da olayın gerçekleşme nedeninin nasıl doğal karşılandığının bir göstergesi gibidir. Katiller bir şikâyet neticesinde mahkeme huzuruna çıkarılmamışlar ve adeta dava bir “kamu davası” şeklinde görülmüştür. Cinayetle itham edilen Süleyman ve Seyithan bin Tayo adlı kardeşler diğer olaylardaki katil veya katillerin birçoğu gibi olayın inkârı yoluna gitmemişler ve hatta olayı tüm ayrıntılarıyla anlatarak suçlamayı olağan bir şekilde kabullenmişlerdir. Süleyman ve Seyithan olaydan altı ay kadar önce amcalarının oğulları Alihan bin Mehmed ve Receb’in aynı köy sakinlerinden Ali bin Kelo’yu, dayısı Küçük bin Bero’nun (?) yardımıyla kız kardeşleri olan Divan binti Tayo ile zina ederken görüp kendilerine haber verdiklerini, bu durumu duyduklarında bunu gururlarına yediremediklerini ve bu utançtan kurtulmak için olayı duydukları gece kız kardeşleri Divan’ı, Ali’nin evinin önüne ip ile astıklarını ve hançer ile vücudunun iki yerinden yaraladıklarını itiraf etmişlerdir. Görüleceği gibi önümüzde alışılagelmiş bir namus cinayeti vardır. Süleyman ve Seyithan’ın ibret-i âlem için Divan’ı, suça ortak gördükleri Ali’nin evinin önüne asmaları oldukça ilginçtir. Daha ilginci, bir tesadüf eseri midir bilinmez ancak hançer ile Divan’ın sağ ve sol memelerinden yaralanması da kendi içerisinde bir anlam taşıyor olabilir. Süleyman ve Seyithan’ın olayın taraflarından olan Ali’ye bilebildiğimiz kadarıyla bir zarar vermemiş olmaları namus konusunda cinsiyet ayrımcılığının en bariz örneğidir.”

Diyarbakır şeriye sicilleri arasında da kadın cinayetlerinin izine rastlamak mümkün (Ali Özenç (2016). 18. Yüzyıl Diyarbekir Şer’iyye Sicillerine Göre Din, Gelenek ve Törelerin Kavşağında Osmanlı Âmid Ailesi. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi).

“Döğerli aşiretinden Güzel isimli kızın Bayki aşiretinden Mehmed b. Rasül’ün darbı sonucu öldüğü” konulu şeriye sicil kaydı:

“Ali b. Hüseyin’in hanımı Hüsna’yı, Ahmed b. Mehmed’in evinde misafir olan
Süleyman’ın öldürmesinden dolayı ev sahibi Ahmed b. Mehmed’in
sorumluluğunun olmadığı” konulu şeriye sicili:

Okumaya devam et

Arşiv

Fotoğraf İsmet İnönü’nün ABD bayrağını tutarken gösterdiği iddiası

İnönü ABD bayrağı mı salladı. İnönü’nün elindeki bayrak hangi ülkenin.?

Yayınlandı

tarih

By

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Ekim 2018’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) Kızılcahamam’daki kampında yaptığı konuşma sırasında gösterdiği bir fotoğrafta İsmet İnönü’nün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bayrağı salladığını iddia etti. Peki İnönü’nün elinde salladığı bayrak hangi ülkenindi. İnönü gerçekten ABD bayrağını mı sallıyordu.?

8 Ekim 2018’de Yeni Şafak, Milliyet, Sabah, Star ve Hürriyet gazetelerinin sürmanşet ve manşetlerine konu olan konuşma sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsmet İnönü’yü gösteren bir fotoğrafı tuttuğu görülüyor. Ayrıca 7 Ekim 2018’de A Haber’den canlı olarak yayımlanan konuşmanın saat 15:35’teki anlarından aynı fotoğrafı görmek de mümkün.

Aynı iddia, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının ardından pekçokTwitter ve Facebookkullanıcısı tarafından da tartışıldı. Erdoğan’ın gösterdiği fotoğrafta İnönü’nün aslında Türkiye bayrağı da tuttuğu bazı kullanıcılar tarafından belirtildi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın tweeti şimdiye kadar yaklaşık 2 bin defa retweetlendi ve 5 bin 800 beğeni aldı. Kullanıcıların tepkileri Onedio’daki bir yazıda da yer aldı.

İsmet İnönü’nün söz konusu fotoğrafı 26 Ağustos 1962’de dönemin ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson’ın Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında Alman fotoğrafçı Günter R. Reitz tarafından LIFE dergisi için çekilmiş.

Fotoğraf 1962’de çekilmiş

Getty Images’dan ulaşılabilen fotoğrafların birinde fotoğrafın çekiliş açısı ve rüzgar nedeniyle dönemin Başbakanı İnönü’nün elindeki bayraklardan sadece ABD bayrağı dikkat çekiyorken aynı açıdan çekilmiş ikinci fotoğrafta ise ABD bayrağının yanında Türkiye bayrağı da görülebiliyor.

İlk fotoğrafın altında “Türkiye Başbakanı İnönü minyatür Amerika ve Türkiye bayraklarını sallıyor ve bir kulağında kulaklık var.”, ikinci fotoğrafın altında ise “Türkiye Başbakanı İsmet İnönü minyatür Türkiye bayrağını tutuyor ve bir kulağında kulaklık var.” ifadeleri yer alıyor.

Fotoğrafta İsmet İnönü’nün arkasında görülen bina, Ankara Ulus’ta yer alan tarihi İş Bankası binası.

Ulus’ta bulunan İş Bankası eski binası

Yine ABD Dışişleri Bakanlığı’nın fotoğraf albümünde “Between Friends: Turkish-American Diplomatic Relations” (Dostlar Arasında: Türk-Amerikan Diplomatik İlişkileri) kısmında yer alan fotoğraflardan da Johnson’ın ziyaretine ilişkin görüntülere ulaşmak mümkün.

İsmet İnönü, Başkan Yardımcısı Johnson’la beraber. (26 Ağustos 1962)

YouTube’da HelmerReenberg isimli kanal tarafından 29 Haziran 2009’da yayımlanan 2 videoda Johnson’ın adı geçen 5 ülkeye yaptığı ziyaretlerin görüntülerine ulaşmak mümkün. İkinci videonun 2. dakika 53. saniyesinde Kıbrıs’taki vatandaşların İnönü’nün elinde görülen miniyatür bayraklar gibi Kıbrıs ve ABD bayraklarını birlikte tuttukları görülüyor.

İddia konusu fotoğrafı çeken Alman fotoğrafçı Günter R. Reitz’ın 60’larda Türkiye’den çektiği başka fotoğraflara da ulaşılabilir.

Sovyetler ve ABD arasındaki \”Füze Krizi\”

Ayrıca İsmet İnönü’nün fotoğrafının çekildiği dönemde ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan “Küba Krizi’yle” ilgili Akdoğan Özkan’ın T24’deki yazısına ulaşılabilir. 1959’da Türkiye ile ABD arasında imzalanan işbirliği antlaşmasının ardından Temmuz 1962’de Türkiye’ye 15 adet nükleer başlıklı füze yerleştirilmişti. Johnson’ın NATO için bölgesel önem arz eden adı geçen 5 ülkeye gerçekleştirdiği ziyaretlerin nedeni, yukarıda belirtilen telgraftan da anlaşılabilir. Çünkü aynı yılın Ekim ayında Sovyetler’in Küba’ya yerleştirdiği füzeler nedeniyle ABD ve Sovyetler arasında bir “füze krizi” büyümekteydi.

Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti etkinliğinde gösterdiği fotoğrafta İsmet İnönü’nün yalnızca ABD bayrağı tuttuğu iddiası doğru değil. Aynı açıdan çekilmiş başka bir fotoğrafta İnönü’nün aslında elinde Türkiye ve ABD bayrağını birlikte tuttuğu görülebiliyor. Söz konusu fotoğraf Ağustos 1962’de ABD Başkan Yardımcısı Johnson’ın Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu 5 ülkeye yaptığı ziyaretler sırasında Ankara’da çekilmiş.

Okumaya devam et

Trend